9.30.2011

bazı adamlar

bazı adamlar vardır geçliğini düşünmeye gerek yoktur.
yaşlandıklarında bile o kadar güzellerdir ki
gençlikleri nasıl diye düşünme ihtiyacı hissetmezsiniz.
işte onların bazıları
michael caine

bill murray

john malkovich

steve buscemi
ve iddia ediyorum:
her gençkızın "olgun adam" düşkünlüğü/hayranlığı
vardır.

...


hoparlörü kapatıyorum,
yağmura saygısızlık etmek istemem.
hiçbir ses yağmurun şuanki sesine rakip olamaz.

9.28.2011

üç maymun

Hazır BZA'yı izlemişken elimde olan üç maymun'u da izleyeyim mantığıyla izledim filmi. Beğendim de. Konu klişe gibi gelebilir ama aile içi o iletişimsizlik,o yabancılaşma,o uzaklaşma kaynağı olan üç maymun'u oynamaları güzel olmuş.
Oyunculuklar birbirinden güzel. Yavuz bingöl'ün kadroda bulunması beni hala rahatsız ediyor o ayrı.
Konuşul(a)mayan şeyler yağmur dökemeyen bulutlarla birlikte film boyu devam ediyor. Dolayısıyla muhteşem görüntüler eşliğinde film sürüyor.

the tree

Filmden çok umutluydum ama umutlarımın cevabını alamadım. Vasatı hafif aşmış bir film benim için. Dünya tatlısı küçük oyuncusuna rağmen sıkıldığım pek çok sahne oldu.
Ölen babasının ağaç şeklinde dünyaya geri döndüğüne inanan küçük kızın bu inancını ailesine bulaştırması ve baba'nın yokluğundansa ağaç olarak da olsa varlığının devam ettirmesi herkese güç veren hikayesi. Öyle ki bu değişim türlü tesadüflerle de mucizevi bir inanışa geçiyor.
En beğendiğim repliklerde biri küçük kızın arkadaşıyla oynadığı gelecekte bir yaşta olup ne yapacaklarını hayal etme oyununda kendini annesiyle aynı konumda yani kocasını kaybetmiş ama asla annesi gibi gülemeyen devamlı ağlayıp sigara içen biri olarak hayal etmesi.
Filmin anlatımında sorun olduğunu düşünüyorum ayrıca küçük kızın ağzına hiç yakışmayacak büyük laflar çıkması inandırıcılığı azaltmış.
/spoiler/
filmin ayrılışı imgeleyen fırtınadan sonra ağacın kökte yıkılması annenin çocuklarıyla göç etmesi güzel olmuş

Neds

Neds (eğitimsiz suçlular'ın kısaltılmış hali) hakkında yazımı aslında filmi ilk izlediğimde yazmalıydım da ah şu üşüngeçlik. Filmi o kadar beğendim ki anlatamam. Beni resmen içine çekti, John mcGill'a heran sarılasım geldi.
Aslında "çevre'nin yarattığı yaratık" temalı filmlerden sıkılıyorum artık, tamam, her şey bizim elimizde değil de her şey çevrenin de elinde değil,(burada aklıma gönül yarasından unutulmaz sahnelerinden "her şey bizim elimizde öyle mi?! Asıl sen bana maval atma Öğretmen!" sahnesi geliyor) ama bu film beni benden aldı.
Zeki ama toplumun düşük kesiminden olması sebebiyle zengin arkadaşının ailesi tarafından dışlanması, başarısının arkadaşları (yaşadığı çevre) tarafından devamlı küçümsenmesi, yine başarısının babası tarafından takdir edilmemesi, babasının annesine şiddet uygulaması gibi pek çok sebeplerle ortaya psikolojisi bozuk çocuk çıkması olasılığı kuvvetli, kabulüm ama John McGill yine de onlardan kurtulabilirdi diyorum.
İşin kötüsü onca pisliğe bulaştıktan sonra tekrar çabalaması ama hiç kimsenin ona yardımcı olmaması eleştirinin en büyük dilimi bana göre. Geçmişinin pislikleri herkes tarafından göz önünde tutulurken bu çocuğun kendini toparlaması çok zor.
Babasıyla olan ilişkisinde yeri gelince tüm caniliği gösteren ama daha sonra merhamet gördüğünde içindeki merhamet ortaya çıkıyor ve muhteşem bir sahne oluyor o sahne.
ve filmin en etkileyici kısmı ise sonu. (izlemeyenler okumasa daha iyi eder bu kısmı). Serserilikle suçlanıp hiçbir yardım görmeyen John mcGill, "öğretici/ ıslah edici" olan çevresi tarafından geçmişteki eseri olan spastik çocukla aslanların arasında bırakılması. Onlar için geri dönülmemesi. İşte buradan düzelmek isteyen kişilerin ne kadar yalnız bırakıldığını anlıyoruz. Geçmşiiyle onu başbaşa tehlikeli sularda yalnız bırakılıyor ve yardım için kimse dönüp ardına bakılmıyor. Bu çok ciddi bir eliştiri olmuş. İnsanın gözlerinin dolmaması imkansız. Hele bir sonraki sahnede geçmişiyle elele tutuşup tüm o tehlikelerin (aslanların) arasından sağsalim geçmesi unutulmaz. Bir yerde okudum bu sahne için "insanın insana yaptığını hayvanlar yapmaz" demişti. Doğru bir tespit.


Bayram Ziyareti

Gidecek yeri olmayan biri
Aslanları görmeye parka gitti.
Aslanlar taştan
O bir insan
Nasıl anlaşırlar?
Anlaştılar.
Behçet Necatigil

beyoğlu


Beyoğluna götür beni
kitaplara bakalım
Sokaklarda gitar çalalım,
tatil için para yapalım
Oturalım bir yerde,
bir iki laf edelim
Sinemaya gidelim
sonra karanlıkta öpüşelim
Mesela acı yok,
ağrı yok sızı yok
Cepte para çok
Hadi gel gidelim,
yaraları saralım
Hadi gel gidelim,
anıları yazalım
Afrika’ya götür beni
osi bisra mandela
Çöllerde dolaşalım,
develerle mesela
Avrupa’ya gel benle,
uyuruz köprülerde
...

mevzu bahis şarkı budur.Var mıdır kitaplara bakalım diyen başka bir şarkı bilmiyorum. Beni yine yıktın be Nazan'ın


9.27.2011

gemide


Açıkçası herkesin beğendiği kadar muhteşem bi film diyemiyorum. Tamam çokça gerçekçi beni çokça rahatsız etmeyi becerdi bunlar başarıdır ama ben bu kadar küfür dolu filmi çok beğendim diyemiyorum. Günlük hayatta hiç mi yok saçmalığına zaten hiç gelemiyorum. Günlük hayatımda evet, yok bu kadar küfür. Gemici milleti edebi sözler beklemiyorsun herhalde tarzında saçmalıklara da herhalde edebi cümleler beklemiyorum ama bu kadar da küfür beklemiyorum.
Filmi gece izledim, ertesi sabah uyandığımda hala beynimde küfürler uçuşuyordu, kendimi zapt edemeyeceğim de ağzımdan çıkacak diye korkmadım değil.
bir de bu kadar abazalık beni çileden çıkartıyor. he yok mu? vardır elbet de ben katlanamıyorum, bu da filmin gerçekçiliğine işaret bi yerde de ben bu kadar gerçeğe katlanamıyorum demektir. "bana yalanlar söyleyin, bakarsınız iyi gelir"
Psikolojik olarak olsun, metaforların kullanımı olarak başarılı bunlara bişey demiyorum. 

9.26.2011

bir zamanlar anadolu'da

 Gittim, izledim, beğendim, geldim. Nuri Bilge'ye olan hayranlığım kesinlikle filmleriyle alakalı değildir. Zaten topu topu 2 filmini izledim( bu filmle üç oluyor).Fotoğraflarını severim ama asıl sebebi o da değil. Asıl sebebi şimdilik bana kalsın.
Bu filmi diğer filmleriyle bir tutanlara şaşıyorum açıkçası. Bir kere yönetmenin izlediğim şuncacık filmlerinden anladığım kadarıyla eğer geniş açılı bir yer gösteriliyorsa adam karlara bata çıka kameranın bir ucundan diğer ucuna ya da önüne gelene kadar biz izler/beklerdik. Bu filmdeyse aynı çekim arabalarla çekilmiş. Dolayısıyla bir boyut atlama var. Hız kazanmış. He bu mutlak güzellik demek değildir o ayrı. Ayrıca senaristlerin çenesi açılmış. Tamam belki hala çoğu şeyi sessizlikle anlatıyorlar ya da anlatmaya çalışıyorlar ya da çalışmıyorlar bile ama ciddi bir gevezelik söz konusu. Ağızdan çıkan laflar bu filmde daha bi anlaşılır ayrıca. Ağızlarını açarak konuşuyorlar hiç değilse.
 Film hakkında söyleyecek hakikaten bol söz var. Nuri Bİlge bu filmiyle halka açılacağını düşünüyorum ama pek de sevinemiyorum buna. O hep "uzak" adam olsun istiyorum ama... Sinemasına gitmeyi beni ikna eden yazı Ali Koca'nın şu yazısı. Yazıyı okuyun benim başka bişey söylememe gerek yok.


Söyleyecek bir şey yok dediysem de Muhammed Uzuner'e değinmeyecek kadar da değil. Ben kendilerini ilk defa görme şerefine nail oldum. Doktor olması hasebiyle iğrençleşmeyi göze alarak hastası oldum diyorum. O nasıl bir karizmadır diyerek hiç olmazsa onu görmek için bile sinemasına gidin diyorum.
"keşke yalnız bunun için sevseydim seni" diye de ekliyorum.

Bir de ben bu kadar adam kokan nadir film izlemişimdir.
Topu topu iki kadın mı ne vardı.
söz hakkı ise sadece birine tanındı.
Hikayenin "her karışıklığın altında bir kadın vardır" sözü de
diğer hikayeler gibi yarım kaldı, kapanmadı,
yazılarla üstü örtündü.

9.25.2011

suskunlar

Şöyle ki; ben, İhsan Oktay Anar okurken sanki tarihi antikacılar/sahaflar sokağına girmişim de o sokakta sağlı sollu bulunan dükkanlara giriyorum ve her eşyanın tarihçesini zevkle öğreniyorum. Her dükkanda belirli bi vakit geçirdikten sonra çıkıyorum karşıki ya da yandakine geçiyorum oranın hikayelerini öğreniyorum, eğleniyorum. Arada dükkandan çıkarken kafam karışıyor "ben ne taraftan gelmiştim?" diye sersemliyorum ama sonra toparlıyorum. Sokağın sonuna ulaştığımdaysa belki kısa bir mesafe kat etmiş gibi gözüksem de aslında deryaya dalıp çıktığımın bilincinde oluyorum.
Aslında sadece iki kitabını okudum da bunları hissettim. Son okuduğum kitabı Suskunlar. Açıkçası kitap elimde süründü, harcadım, eziyet ettim kitaba ama yine de güzel geldi. İhsan Oktay Anar ne yazsa okunmalı diye düşündüğüm yazarlardan. Yalnız bu kitabında beni rahatsız eden kısım camii ehlinin softa olarak resmedilmesi. Bu modern edebiyatımızın saplanıp kaldığı bir nokta bana göre ve ciddi anlamda kitaptan soğumama neden oluyor.

"Şakirtleri denileni yaparken Zahir, “Susma vakti geldi,” dedi. “Şimdi, sevgiyle tokuşturduğumuz kadehlerin tınlamasını, dost bildiğimiz insanlarla yaptığımız sohbetleri, altun paraların şıngırtısını, bir güzelin şuh kahkahasını, mal yüklü ticaret gemilerinin yelkenlerini şişiren rüzgarın uğultusunu, ilim öğrenmek için okuduğunuz kitapların sayfa hışırtılarını ve hatta, ölümsüzlüğün sırrı olan ab-ı hayat’ın şırıltısını unutalım ve burnumuza üflenen nefesi, vakti gelince aldığımız gibi, tertemiz bir nağme olarak sessizce teslim etmeye hazır olalım. Öyleyse hep birlikte susalım ve artık O’nun sesini dinleyelim."

9.21.2011

baba


"Baba buydu işte.
Yatıştığımı hissedene kadar
 uykuma göz kulak olan
bir baba"
Güneşi Uyandıralım

bir de metroda
kucağında uyuyan çocuğunun başı
boşluğa düşüp durmasın diye
ters taraftaki eliyle
çocuğunun kafasını
tutmaya çalışandır.
Tüm o el uyuşasına aldırmadan