Arkadaşın kınasına bir hafta kalmış bulunmakta. Benim de görevim, omuzlarımda ağırlığını hissettirmeye başladı. Hala kıyafet almadım ama beni bundan fazla kınanın müzikleri sıkacak gibi gözüküyor. İnternetten müzik indirmeye başladım, kafam şişti zurnalı müziklerden. Ayrıca normalde müzik indirmeyen ben, bu kına sebebiyle iyice hakka girmiş oldum. Günahı gelinin boynuna diyerek işin işinden çıkmayı düşünüyorum. Ayrıca merak edilmesin her gün bu geri sayımı yapmayacağım. Şuan şarkı aramaktayım pc başında, canım yazmak istedi12.31.2010
haftaya bugün
Arkadaşın kınasına bir hafta kalmış bulunmakta. Benim de görevim, omuzlarımda ağırlığını hissettirmeye başladı. Hala kıyafet almadım ama beni bundan fazla kınanın müzikleri sıkacak gibi gözüküyor. İnternetten müzik indirmeye başladım, kafam şişti zurnalı müziklerden. Ayrıca normalde müzik indirmeyen ben, bu kına sebebiyle iyice hakka girmiş oldum. Günahı gelinin boynuna diyerek işin işinden çıkmayı düşünüyorum. Ayrıca merak edilmesin her gün bu geri sayımı yapmayacağım. Şuan şarkı aramaktayım pc başında, canım yazmak istedi12.30.2010
oyuncak hikayesi 3
En beğendiğim animasyon serisiydi oyuncak hikayesi. Üçüncüsünü izlemeyi kasten geciktiriyordum, ilk ikisinin yerini tutamayacağına dair bi önyargı barındırdığımdandı şüphesiz ama bu şüphemin haklı sebebi vardı. Yeni animasyonlar ne kadar eğlendirse de ya da şimdikiler mesaj içermeye de başladı herneyse ben eskilerin tadı başka olduğunun savunanlardanım. Belkide çocuk aklıyla kaç kere izlediğimi dahi hatırlamadığım animasyonları çocukluğun verdiği hazla o tadı aldım, o tadı abarttım şimdi de kimseyi o noktaya ulaştırmıyorum. Bilemeyeceğim...
Serinin bu halkasında Andy tipik genç olmuş, oyuncakları bir kenara atıp, pc başında ömrünü heba etmektedir. Bir kaç gün içerisinde üniversiteye başlayacağı için evden ayrılacak odası da kardeşine kalacaktır ve odayı toplaması gerekir. İşte bu sırada oyuncaklar gündeme gelir. Woody hariç diğerlerinin akıbeti tavan arasıdır, oyuncaklar buna da razıdır zaten ama annesinin çöp poşetine konan oyuncakları tavan arasına konulacağından haberi olmadığından onları da çöpe atar. Oyuncaklar daha sonra kreşe gidecek kutuya kendilerine atmayı becerirler. Kreş bir oyuncağın sahibinden beklediği tüm ilgiyi alabileceği bir yer gibi durur, tabii eğer 3-4 yaşlarında oyuncakla nasıl oynandığını bilmeyen çocukların eline düşmezlerse. Falan filan... Kreşte diktatör bir pembe ayıcığın hüküm sürmesinin anlaşılmasıyla bizim oyuncakların kaçış hikayeleri bölümün konusu.Tabii bir de aile/grup kavramı burada değer kazanıyor.
Çok eğlenceli bir bölüm olmuş. Özellikle tüketim toplumunun icadı olan ve milyonlarca benzeri olan barbie'ye verilen rol komik bir gönderme olmuş. Bir barbie'nin bu kadar davasına sarılacağı kimin aklına gelirdi? Hele kız oyuncağı olan adamla yaşadığı ilişki insanın yanak kaslarını ağrıtan cinsten.
Tabii bir de buzz'ın ispanyola dönmesi,o mimikleri, senorita'ya karşı giriştiği centilmenlikler çok komik.
Yalnız sindiremediğim bir şey var ki Andy'nin, bu oyuncakları başka bir çocuğa vermesi. Bunu nasıl yapabilir? Onlar onun için ne zorluklara katlanmışlardı, tavan arasnda kalsalar daha mutlu olacaktım açkçası. İşin kötüsü çocukluğumdan hiçbir oyuncağım bugüne ulaşmadığından konunun üzerinde duramıyorum, kendimi suçlu hisssediyorum. Yoksa buradan Andy'e açık mektup yazardım!
çınar devrildi
İki sezon önce yapılması gereken şükür bu akşam oldu ve ekran bir diziden daha temizlendi. Ali Rıza bey'in bu bahar son baharımız olacak diye fragmanda seslendirme yapmasına aldırmayan senaristler de tıpkı evlatları gibi Ali Rıza bey'i dinlemediler ve diziyi uzatabildikleri kadar uzatmaya çalıştılar (dikkat edelim becerdiler demiyorum) .
Finallerde herkesi evlendirme, çolukçocuğa karıştırma gibi kısır bir senaryoyu baştan yazan senaristler bu sefer farklı bir oyun seçmişler. Ali Rıza Bey amca 5 sezondur gün yüzü görmedi, tam göreceği günde öldü. Kaderin cilvesi bu olsa gerek.
Diziyi uzun zamandır izlemesemde olanlardan haberdardım. Zira benim gözümde çoktan bitmişti dizi, ama finnal bölümü izleme gereği hissettim. Tıpkı aşk-ı memnu'yu hiç izlemesem de final bölümünü izlediğim gibi. Zaten türk dizilerinin(çoğunun) ilk 2-3 son 2-3 bölümünü izlesen arada kaçırdığına yanacak hiçbir şey olmuyor.Zaten son bölümler flashbacklerle geçiyor.
Konuya rücu edecek olursak, bir final bölümü olarak çok basitti. Biz,senaristler tarafından alıştırılmışız hiç açık bırakmadan herşeyin bize gösterilmesine.Ferhunde-Ali nereye gidecek? Ferhundenin son fitne tohumu işe yaradı mı? Tahsin'in kızı ile flörtü ne olacak? tarzında aslında hiç de merak etmediğim sorular çıkartabilirim.
Uff daha fazla uzatmak istemiyorum. 5 sezon uzata uzata ne hale soktukları dizi ellerinde kalmış son bölümde de. Tıpkı arkadaşın babasının dediği gibi "İncecik kitabı nasıl bu kadar uzattılar anlamıyorum".
Ama toygar Işıklı'ya değinmemişim,ayıp olur. Dizi için bestelediği her müziği son bölüme sıkıştırma gibi saçma bi hırsa mı bürünmüş de durmadan o müzikten bu müziğe atlıyotdu anlamadım.Tamam hepsinden ayrı zevk alıyoruz da art arda dayatılması bünyeyi zorluyor.
12.27.2010
ah şu küçükler!
Şu evlenecek olan arkadaşımın yedi yaşında bir kardeşi var ki evlilik mevzuunu henüz anlamlandıramayan gruba giriyor. bir kaç komik diyalog doğuyor tabii bu durumda.
Söz akşamı biraz huysuzlaşmaya başlayınca biz de hafif baştan savma azıcık da moral bulması için. "...boşver ablan gidince oda sana kalacak, yatağında da sen yatarsın" deme zahmetinde bulunduk tabi küçük bilmişten biz büyükleri dumur edecek cevap geldi "iki tane yatakta nasıl yatabilirim ki? iki yatağı napayım ben?"
Geçenlerde de "ben de ablamın yerinde olup, başkasının evinde uyumayı isterdim" diye açılımda bulunmuş cimcime.
Daha önce aramızdaki bir de şöyle bir dialog geçmişti
küçük kız: falancanın kızı filanca abla, bu yüzündekiler ne?
ben: sivilce
küçük kız: sen yüzünde sivilce var diye mi çirkinsin?
ben: !?.....
12.26.2010
mavi marmara'yı karşılamaya converse ile gitme rezilliği
Daha önce 1 mayıs'da Taksim'e ayağında converse ile giden komünist kızları gördüğümde iyi gülmüştüm. aynı istikrarsızlığı bugün ta kendim yaptım. Hayata güldüğün şey mutlaka başına gelir diye yorumlamayacağım bu saçmalığı, tamamen benim salaklığım. bir filmde "sistemi eleştirip onunla sevişiyorum" diyordu. İşte yaptığım tam bu. Amerikan kültürünün dayatması, en büyük sembollerinden olan converse ile Şehit Kanı bulunduram Mavi Marmara gemisini karşılamaya gittim. utanıyorum. hatta kolera'nın dediğini diyorum "tükürün yüzüme ateşim düşsün"
buraya kadar her şey normal ama daha önce yazılarımı okuyan anlar mutlaka bi bahanem vardır .bunda da sağlam olmasa da var. şöyleki Başka ayakkabım yok! yeni alacağım, günlük hayatta bile converse giymeyi istemiyorum,yeni ayakkabı alana kadar bununla idare etmem lazım! işte kapitalist düzenin yokluğu da böyle oluyor. Sago'm der ki; "yokluk içinde varlık çeksem de" işte durumum azıcık bunla açıklanıyor. böyle yokluk/varlık varsa tabi. Çift düşün yapabilirsiniz. kabul ediyorum sarılmaya deymeyecek bir bahane.
Özeleştiriden sonra güne biraz değinecek olursam açıkçası duygulu anlar yaşamayı isterdim; ama hiç bir şey hissetmedim. İnsan unutkan, o şehitleri çoktan unutmuştum belkide. Ee bolluk anında da o geminin saldırıya uğradığı zamanki duyguları hissetmem zorlaşıyor. O zaman anılan Mavi Marmara lafzı ile şimdi anılan Mavi Marmara lafzı aynı heyecanı vermiyor. Yangının ortasında ateşin telaffuz edilmesiyle yağmurun altında ateş demek bir olmuyor. hele benim gibi unutkan ruhsuzlar için. Ayrca Ömer Karaoğlu'nun kurşun gazeli'ni okutturmasında az bir sesin çıkması, çoğunluğun katılmaması beni sinir etti. falan filan...
Allah'ın, İslam ümmetinin üzerindeki gaflet uykusunu kaldırması duasıyla...
Kurşun Gazeli
savaşa girdin kalbim bin yara aldı beni
ne denli acı varsa aradı buldu beni
seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
bir Ebu Bekir kıldı bir Ömer kıldı beni
kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
buyruk en ağır yükün altına saldı beni
atıldık kurşun gibi kentin alanlarına
bir kaç put ve taş gördü birden irkildi beni
parça parça bir yürek delik deşik bir bağır
bir beş değil sevgili bin kurşun deldi beni
böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm
ne görebildi kimse ne anlayabildi beni
ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni...
ne denli acı varsa aradı buldu beni
seni bir bomba gibi taşımak bu göğüste
bir Ebu Bekir kıldı bir Ömer kıldı beni
kurmak bize düştü bu kalbi sökülmüş çağı
buyruk en ağır yükün altına saldı beni
atıldık kurşun gibi kentin alanlarına
bir kaç put ve taş gördü birden irkildi beni
parça parça bir yürek delik deşik bir bağır
bir beş değil sevgili bin kurşun deldi beni
böyle çıktım alana ve yürüdüm yürüdüm
ne görebildi kimse ne anlayabildi beni
ve put alanlarından geçtim İbrahim gibi
bir savaş bildi beni bir eylem bildi beni...
12.21.2010
şeb-i yelda
bugün aralık'ın yirmi biri, yılın en uzun gecesi...
Diğer adıyla şeb-i yelda.
Tabii aramızda aşık olup, sevgiliden ayrı geçen ıstırap dolu her geceyi şeb-i yelda sayan yoksa,ki benim bildiğim aramızda aşık yok...
Bizim gibiler de işte aralık'ın 21 ile bu ıstırabı(!) zevke çeviriyor.
En uzun gece dedik de sakın ola prensin öpücüğüyle uyanacağınızı falan sanmayın,
sabah yine ya anne ya da çalar saat sesi kulaklarınızı öpecek, prensle aynı tadı vermeyecek...
(ilk video yükleme girişimim olacak bakalım becerebilecek miyim?)
edit: becerdim! şükür Rabbime
12.20.2010
Winter Passing
konu kimilerini için artık klişeden öteye gitmeyen, ama benim gibi aile dramı sevenleri için hala katlanılabilirliğini sürdüren cinsten. genç kızımız senarist- oyuncu olarak hayatını ifa etmeye çalışırken yazar olan babası ve annesinin mektuplarını basmaya çalışan bir editör tarafından bu monoton hayatına çomak sokulmuştur. Babasına mesafeli duran kızımız teklife temkinli yaklaşsa da işsiz kalacağım bahanesiyle kabul eder,serde ise çocukluğuma ineceğim masalı. Kızımız mazoşist aynı zamanda, yazar ebeveynlere sahip olduğundan onlardan göremediği ilgiyi büyüyünce oyuncu olarak tatmin etse de artık bağımlı acıyı kendine yaşatmadan duramıyor ki bu sahnelerde içiniz acıyor. sigara, kokoin acıya olan bağımlılığına rağmen kişilere ise bir türlü bağlanamıyor. Kişi dedim ama buraya kedisi de giriyor. Kediyle vedalaşma sahnesi ve akıbeti çok hoş bi sahne olmuş.
Babasının evine geldiğinde evde fotoğrafta gördüğünüz dev herifi görüyor ve tabi babasına çok yakın olan o sinir bozucu bilmiş kızı görünce,işte o zaman afiş anlam kazanıyor. Küçücük kızlarına ilgi göstermeyen bu ebeveyn bozması nasıl bu dev ve sinir bozucu kızla aynı çatıda yaşayabiliyor.
Gerisi bildik hikaye baba ile anlaşamama, sinirden gidip o deve sulanma, o saf adamdan cevap bulamama falan filan...Babanın intihar etmesi ile bütün sular ısınır,bir anda yılların kırgınlığı gider, mektupları götürmediği gibi şehre döndüğünde eski sevgili(!)sinden çiçek alır. yani dünya çocukluğumuza dönüp, çözülmemiş düğümleri çözmekle hayat 180 derece değişebilir, dünya aslında yaşanılabilir bir yer olabilirmiş saçmalığı.
Filmi izlememin tek nedeni Zooey Deschanel. Bu yönden tatmin de oldum, film onun üzerinden ilerliyor. Çekimleri de çok hoş bu nedenle ben izlerken sıkılmadım bunlar hatrına.
Değinmek istediğim son konu ise zooey'in eline sigaranın hiç yakışmadığı. bir kadına sigara yakışmaz mı demeyin yakışmıyormuş gördüm valla.
the secret garden
(spoiler barındırır dememe lüzum yoktur umarım)
Hindistan'da yaşayan küçük Mary ailesi tarafından ilgiye eç olduğundan hiç güzel anısı bulunmadığından mıdır yoksa filmin amerikan yapımı olduğundan hindistan sempatizanlığına gerek duyulmadığından mıdır karar veremedim vatanını sevmemektedir. (daha baştan eksi veriyorum) ailesini depremde kaybedince ülkesini o hale sokan ingiltere'ye döner. İngiltere'de eniştesi bulunmaktadır, teyzesi öldükten sonra anormal tavırlar takınan bu adam küçükcük kızı karşılamaya gelmediği gibi hizmetçi de tren garından almaya geç gelir. ama minik Mary'nin bunlar pek de umrunda değildir, ailesini kaybettikten sonra bile ağlamasını bilmeyen duygusuz biri olarak bilinir, tabi daha sonra göreceğiz sevgi pıtırcığına dönüşüyor bu soğuk insan yavrusu.
eniştesinin malikanesinde de yalnızdır ve bir bahçe keşfeder oraya hizmetçi çocukla bir şeyler ekmeye başlar ve hayeller kurar. dahada sonra evde bir de kuzeninin bulunduğunu öğrenir ve bu kuzeni ile görüşülmesine izin vermedikleri halde görüşmeye başlar. bu kuzen çok ilginç bir tip, tam bi hipokondriyak. bu kadarını da hiç görmemiştim.
Tabi ilerisi malumunuz bu kerata Mary kuzenini adam edecek, eniştesini yola sokacak kendi de ağlamayı öğrenecek... Filmin şöyle bir mesajı var ki içindeki potansiyel gücü bulmak için bir bahçe var, ve herkesin bahçesi var o da bu dünya! hadi enerjimizi bulalım tarzında pozitif enerji saçmayı amaçlamış benim gözümde ise saçmalamıştır.
Çocuk zırıltısını çekemeyecek bir yetişkin modundaydım belki izlerken bu nedenle beğenmedim. Görsel olarak çok iyi olsa da konusu bağlayamadı.
değinmek istediğim bir şey var ki Küçük Mary kast sisteminin en fazla nüfuz ettiği hindistan'dan geldiği davranışlarıyla o kadar gözümüze sokuldu ki sinirlerim ona da ayrı bozulmuştu.
kısacası vasatı aşamamış bir film. Yazıyı da isteksiz yazdım, b.k gibi olduysa kusura bakılmasın.
12.19.2010
ha,ha,ha hapşuu
Anne'ler hasta olmasın...
İşler kızlara kalmasın...
Evlerde sert rüzgarlar esmesin...
Şifa ver anne'lere Rabb'im...
12.18.2010
ilk ve tek gözcü'm
henüz takip edilecek bir yanım olmasa da "Rüzgar" tarafından gözlenmeye layık görülmüşüm. Çok sevindim. İlk gözcüm olması şerefine özel olarak kalacağını buradan ilan ediyorum (büyük şeref tarafımda özel olmak!) ve teşekkür ediyorum. tasarım acizi olduğum zaten belli olmuştur, ama yavaş yavaş öğreneceğimi umut ediyorum. "içimde patlamaya hazır bi bomba var" demeyi isterdim ama fazla iddialı olacağından korkuyorum. Kısacası efendim, size layık olmaya çalışmak isteyen ama beceren ama beceremeyen biri olacağım inşAllah. saygılar
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






